Aziz Yıldırım, şekeri ve Fenerbahçe

Fenerbahçe Spor Kulübü’nün 3 Haziran tarihli Seçimli Olağan Genel Kurulu pek çok kişi için sürpriz bir sonuçla, Ali Koç’un rakibini neredeyse dörde katlayarak kazandığı müthiş zaferle sonuçlandı. Kongre üyelerinin Aziz Yıldırım’ın yirmi yıllık Başkanlık serüvenini sona erdiren tercihlerinin altında elbette pek çok farklı neden yatıyor. Bir yönetici olarak izleyeceğim yolu belirlerken gerçek hayatta karşıma çıkan örneklerden feyz almayı tercih ediyorum; bu yüzden Aziz Yıldırım’ı hezimete, Ali Koç’u zafere götüren bu süreci, yönetici gözünden yorumlamak istedim.

Aziz Yıldırım’ın başarılı bir kulüp başkanı olup olmadığı sorusunun yanıtını vermek çok güç. Saha başarıları değerlendirildiğinde amatör branşlar açısından baktığınızda ayrı, futbol şubesi açısından baktığınızda ayrı sonuçlar ortaya çıkıyor. Tesisleşme, kurumsallaşma, halkla ilişkiler ve benzeri kriterler değerlendirildiğinde de tek bir cevap üzerinde mutabık kalmak zor. Bu soruların yanıtları branşlar arası önceliğinizin neler olduğuna, Avrupa Kupası başarısıyla Süper Lig Şampiyonluğunu, hatta derbi zaferini kafanızda nasıl sıralayacağınıza, diğer kulüplerle yaşanan sorunları başarısız iletişim mi yoksa değerli yalnızlık olarak gördüğünüze ve benzeri pek çok kritere göre değişecektir. Tartışmaya kapalı olan ise Aziz Yıldırım – Ali Koç rekabetinin sadece bir spor kulübü Başkanlık yarışından ibaret olmadığıdır. Bu yarış geleneksel tarzda yöneticilikle, modern anlamda liderliğin savaşıydı. Makyavelizme karşı meşruiyetin, korku üzerine kurulu otoriteyle, sevgi ve saygı üzerine kurulu otoritenin savaşıydı. Biraz daha açalım.

Aziz Yıldırım geleneksel tarzda, eski moda bir yöneticidir, bu yüzden de ana eğiliminin otoriterlik olduğu gözlemlenebilir. Otoriter yöneticiler için ceza esastır. Bu tarz insanlar hiyerarşiye büyük önem verir, astlarına karşı baskıcı ve tehditkârken, üstlerine karşı el pençe divan dururlar. Şekle şemale gereğinden fazla önem verirler. Astlarından fikir değil saygı beklerler. Kibirlidirler, kendilerini güçlü ve önemli gösterme çabası içinde olurlar. Ancak bu yönetim şekli ekip oyununun önemli olduğu ortamlarda genellikle ters teper ve astlar hızlı bir şekilde pasifize olur. Kendileri için biçilen rolün dışına çıkmamaya başlar, yaratıcılıkları körelir, insiyatif kullanma istekleri yok olur. Görünürde ortada biat ve sağlam otorite varken gerçekte kurum kaynamaya çoktan başlamış bir kazandır, patlayacağı ana kadar kaynamayı sürdürür, iş performansı ise vasatın altındadır. Ekip üzerinde tam kontrolü olduğunu düşünen otoriter yönetici performansın neden bir türlü yükselmediğini anlayamaz. Çünkü etrafına kendi isteği ve iradesiyle yalanlardan bir ağ örmüştür. Gerçekleri duymaktan hoşlanmadığından, ekibinden fikir değil saygı beklediğinden gerçekleri ve doğruları söyleyen herkesi etrafından uzaklaştırmıştır.

GERÇEKTEN KANIT GEREKİYOR MU?

Aziz Yıldırım’da bu bahsettiğim özelliklerin tamamının örneklerini görmeniz mümkün; otoriteyi ve cezalandırma yöntemlerini yirmi yıllık yönetimi boyunca son derece cömertçe kullandı. Tamı tamına dile kolay on yedi antrenörün, sayısız futbolcunun işine son verdi. Takımın kötü oynadığı, mağlup duruma düştüğü maçların devre arasında soyunma odasına daldı ve oyuncuları azarladı. Bu icraatı astın otoritesini ciddi anlamda sarstığından bilinen bütün yöneticilik prensiplerine aykırıydı ancak artık öylesine ayyuka çıkmış ve benimsenmişti ki basın tarafından isim bile kondu: Azizsilin.

Azizsilin

Hatta Pendik faciasından sonra Kaleci Rüştü’nün Dereağzı tesislerinde darp edilmesi olayının da azmettiricisi olduğu iddia edildi.

Aziz Yıldırım döneminde pek çok futbolcu nedenini bilmeden kadro dışı kaldı, yine nedenini bilmeden affedildi. Hastalıklı ceza makinesi kurumsal anlayıştan beslenmediğinden takımla benzersiz ve yakışıksız bir ilişki oluşturdu. Volkan, Emre, Selçuk, Bekir gibi isimlerden oluşan çete, ağır idman yaptıran Ersun Yanal’ın gönderilmesine karşılık takımı şampiyon yapacağına söz verdi. Sözlerini doğal olarak tutamayınca Volkan dışında hepsi takımdan gönderildi.

Aziz Yıldırım yöneticiliği boyunca tam biat ve otoritesine saygı peşinde helak oldu. Alex de Souza’nın gönderilmesinin hemen ardından karşısında bacak bacak üzerine atmasını ve tweet atıyor olmasını eleştirdi durdu. Bunu yaparken Alex’in çevirmeni ve yakın arkadaşı Samet’i de oyununa dahil ederek “Doğru mu Samet?” fenomenini ortaya çıkardı. Samet düştüğü iğrenç durumu kaldıramayarak her onurlu insanın yapacağı gibi istifa ederek görevinden ayrıldı.

Aziz Yıldırım’a “saygısızlık” edenlerden biri de Alex de Souza’yı yolculama gafletinde bulunan Semih Şentürk’tü. Semih geçtiğimiz günlerde yayınlanan röportajında, sadece ve sadece bahsettiğimiz hadiseden dolayı kadro dışı kaldığını itiraf etmişti. Fenerbahçe’deki devinim ve kötü yönetim artık öyle bir noktaya gelmişti ki Fenerbahçe o sezon final oynayacak Monaco’ya karşı çıktığı Şampiyonlar Ligi ön eleme maçına en eskisi iki yıllık on bir oyuncuyla çıkmak zorunda kaldı ve kaptanlık pazu bandını Hasan Ali kaldırım taktı.

Bülent Timurlenk’in müthiş bir başarıyla tanımladığı üzere, Fenerbahçe yirmi yılı aşkın bir süre Aziz Yıldırım’ın şekeri tarafından yönetildi. Çünkü başkanlığından önce transfer fotolarının arka planında silik bir görüntü veren ve kimse tarafından tanınmayan Aziz Yıldırım, Türkiye’nin en büyük sivil toplum örgütlerinden birinin başına geçerek Aziz Bey olmuş ve yeni ünvanını çok sevmişti. Bu durum narsist bir yapıya bürünmesine sebep oldu, o kadar ki Kenan Evren Lisesi’nin camından kendisine küfreden liseli bir çocuğu bulmak için okula dalmaya bile üşenmedi. Bir noktadan sonra kendisini güçlü ve önemli göstermek için pasif ve sözünden çıkmayan antrenörlerle çalışmayı tercih etti. Ersun Yanal ve Zico tam da bu yüzden Fenerbahçe’den ayrılırken, Aykut Kocaman ve İsmail Kartal gibi isimler bu sayede kulüpte kendilerine yer bulabildiler. Özellikle yukarıda saydığım iki ismin çalıştığı dönemlerde kadroları bizzat Aziz Yıldırım’ın şekerinin hazırladığı biliniyordu. Kendi beyanına göre Fenerbahçe’yi antrenör şampiyon yapmıyordu, takım maaşları zamanında ödendiği için başarılıydı. Ersun Yanal gittiğinden beri şampiyonluk yüzü görmediğine göre maaş ödemeleri aksamış olmalı.

Sahip olduğu güç onu kaybetme korkusunu beraberinde getirdi. Artık her başarısızlığını daha abartılı ve gereksiz transferlerle kapamaya, sürekli gündemi değiştirerek insanların algılarıyla oynamaya çalışıyordu. Sakat olduğu bilinmesine rağmen Van Persie’nin alınması, Mehmet Topuz’un transferi tam anlamıyla bunu amaçlıyordu. Kürek federasyonuna son gün aidatlarını cebinden ödeyerek kaydettirdiği adaylarla seçim kazandı. Değeri bilinmediği için istifa edeceğini söyledi, ardından kombine sahiplerinin irtibat numaralarına mesaj attırarak kendisi için “Büyük Başkan’ın şekeri bizi bırakmasın” yürüyüşü organize ettirdi. Şampiyonluk kutlamalarında Alex de Souza tezahüratı yapan taraftara “Paralı köpekler” dedi. Sosyal Medya üzerinden Ali Koç taraftarlarını mimleyerek farklı bahanelerle kongre üyeliğinden çıkarıp oy vermelerine engel olmaya çalıştı. Kafasına göre kombineleri iptal etti.

Aziz Yıldırım düşmanlıktan besleniyordu. Süper Lig’deki diğer on yedi kulüple de kavgalı olmayı ve taraftarı bu şekilde etrafında tutmaya çalışmayı tercih etti. Diğer kulüplerin başarılarını küçümsedi, takım otobüsünün kurşunlanmasına kadar giden bir trajedi zincirinin önünü açtı.

Sonunda Ali Koç adaylığını açıkladığında, sanki kendisi Ali Bey’i varisi ilan etmemiş gibi, o Ali Koç şike davası sırasında Fenerbahçe ve kendisi için emek vermemiş gibi rakibinin aleyhine döndü. Ali Koç’un ortaya koyduğu duruş öylesine kesin ve vizyonerdi ki, taraftar çok büyük bir hızla Aziz Yıldırım’dan kaynaklı mutsuzluğunu umuda çevirerek Ali Koç saflarına geçmişti bile. Hulusi Belgü gibi isimler büyük bir hezimete gidildiğini daha o günlerde açıkladılar, ancak Aziz Yıldırım etrafına kendi söyleyip kendi inandığı yalanlardan öyle bir koza örmüştü ki, bu durumu analiz edemedi. Seçimi çok büyük farkla kaybedeceğini anlayınca, bir gün kala, sen başkan ol ben amatör şubelerin başına geçeyim şeklinde içler acısı bir teklifle gitti Sayın Koç’a. Seçim günü geldiğinde ise kapıdan kovduklarını kapıda karşılamaya gitti, ama pek çok üye yüzüne bile bakmadan geçip gitti. Gerçeklerden ne kadar uzak olduklarını Mahmut Uslu’nun “On iki bin kişiden destek sözü aldık, ona rağmen bu oldu” şaşkınlığı çok güzel anlatıyor. Korku imparatorluğundan beslenen herkesin sonu gerçeklerden bihaber koltuktan olmaktır. Aziz Yıldırım’ın bence sürmesi gerekenden on sene fazla süren Başkanlığı herkesin hisse çıkarması gereken önemli dersler içeriyor. Futbol şubesinde yaptıklarının hiçbirini yapmadığı Basketbolda gösterilen başarı, kadroyu kendi yapmak yerine ehil bir antrenörün başarılı olması için gerekli ortam yaratıldığında bir kulübün çehresinin ne kadar değişebileceğinin kanıtı niteliğinde.

Güle güle Aziz Yıldırım. Seni ve şekerini özlemeyeceğiz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir