İki ölü kuşun hikayesi ve Pet Sematary

Kitaplar, onları okuduğunuz farklı dönemlerde damakta farklı tatlar bırakır. Pet Sematary’yi on beş yaşındayken okulun kitap fuarından almıştım. Beni öylesine kafakola almıştı ki, o gün okul bitmek bilmemiş, derste, sınıfın en arka sırasında çaktırmadan okumaya dahi çalışmıştım. Roman filme uyarlandığında da son derece gerçekçi bir korku deneyimi vadediyordu; hamilelerin gitmesi yasaklanan ilk film apoletini kazandı. Hayvan Mezarlığı’nın kapıları on yıl süren asılsız dedikodu selinin ardından 2019 yılının Nisan ayında tekrar açılacak. Bu vesileyle itiraf edeyim; yirmi üç yıl içerisinde belki on defa okuduğum romanı ilk defa bu yıl, gerçekten anladım.

Pet Sematary, Creed ailesinin Maine’de Orinoco tankerlerinin sıkça geçtiği yol kenarında bir eve taşınmasıyla, bizim hikayemiz ise, Nil’in gittiği kreşin sınıfa kaplumbağa getirmesiyle başlıyor. Kaplumbağayı besliyorlar, onunla oynuyorlar, Nil’in hoşuna gidiyor ve o hafta eşim eve de bir tane alma teklifiyle geliyor. Ben de ilkokuldayken su kaplumbağası beslediğim için kabul ediyorum; dayanıklı hayvanlar, bakımları kolay, ufak plastik bir kapta yaşayıp evi kirletmiyorlar ve evet, en önemlisi uzun yaşıyorlar. En azından yürek sızısı bırakmayacak kadar uzun.

Pet Shop’ları dolaşıyoruz ve hep aynı cevabı alıyoruz: Yasak. O dönem ithal edilen tüm kaplumbağalarda bir bakteri mi, virüs mü ne çıkmış, bu yüzden ithalatı yasaklanmış. E kreşteki kaplumbağa ne o zaman diye düşünürken kreşteki de ölüyor. Bizim hikayemizde durmamız gereken yer burasıydı. Pet Sematary’de Victor Pascow’un ölümden dönerek yarık kafasıyla, geçmemeniz gereken sınır burası diye işaret ettiği gibi kaplumbağa da bir gece ansızın gelip bize dur demeliydi.

Eşim, kaplumbağa yoksa kuş alalım dedi.

Hayır dedim, kesin ölürler, daha ömrüm boyunca iki yıl üzeri yaşayan kuş görmedim. Cereyanda kalırlar, o olur bu olur, ölürler. Bizim aldığımız muhabbet kuşu öldüğünde kız kardeşim o kadar çok ağlamıştı ki neredeyse hastaneye götürüyorduk. Sonunda bir punduna getirildim, ne alakası var şu kuş beş sene bu kuş on sene yaşadı derken muhabbet kuşu, göz alıcı kafesi ve yemleriyle beraber alındı ve Nil’e sürpriz yapıldı. Ama Pascow’un işaret ettiği sınır aşılmıştı.

“İNSANIN YÜREĞİNİN TOPRAĞI TAŞLIDIR”

Masha ya da Koca ayı, bilmiyorum

Kuşlarla oynadık, onlara alıştık. Kafeslerinden çıkardık, uçtular, dolaştılar, yemlerini elimizden yemeği öğrendiler. Nil birine Masha, diğerine Koca ayı adını koydu. İki kuş kafamıza kondu, parkemize pisledi, kısacası kuş olmanın tüm gerekliliklerini yerine getirdi.

Koca ayı o ilk ay içinde öldü. Bu Pet Sematary’de Church’ün öldüğü ana denk geliyor. Church’ün katili Orinoco tankeri, Koca ayı’nınki ise hastalıktı. Bir gün titremeye başladı, ölüm saatinin tik tak’ları duyulurken biz de kendimizi hazırladık. Öbür gün kafesin olduğu oturma odasına girdiğimizde zeminde cansız yatıyordu. Kurtarabilir miydik bilmiyorum, izlediğim videolarda pedagoglar çocuklara altı yaştan önce ölümü anlatmayı doğru bulmuyor. Nasıl ki Louis Creed kedisinin ölümünü kızına anlatma işini ertelediyse ben de bunu bahane ederek gerçeklerden kaçtım. Nil uyandığında görmesin diye kuşu çöpe attım ve hemen o sabah dışarı çıkardım. Yalanlar silsilesi de böyle başladı.

Koca ayı nerede?

Dün kafesin kapısını açık bırakmıştık, uçmuş.

Surat büzülür, nereye uçmuş? Hemen oturma odasının büyük penceresine gider, Hani nerede? Ya yalnız kalırsa? Ya korkarsa? Ya üşürse?

Sorgulama bekliyorsun da, çocuğun tüm biliçaltını dökerek yalnızlık korkusunu açık etmesine hazır değilsin. Üstünü giymeye yeltenir, Haydi bulalım onu, korkuyordur şimdi, der. Eşinle birbirine bakarsın, o gerilmiştir, sen ben sana söylemiştim işte, olacağı buydu siniriyle yükselmişsindir. Aynen karısının ölüm korkusu yüzünden kızına kedisinin iyi olacağı sözünü vermiş olan Louis Creed’in Rachel’a sinirlendiği gibi.

Bir şekilde çok uzaklara gittiğine kızı ikna edersin. Yeni arkadaşlar bulmuştur, yerdeki ekmek kırıntılarını yiyecektir, daha da önemlisi uçmayı çok sever ve artık istediği kadar uçabilecektir. İşte kuşa sunduğumuz cennet hayali. Sorun şimdilik çözülmüştür.

Bir ay kadar sonra oturma odasında Nil kuşla oynar, ben televizyon izlerim. Ardından canhıraş bir çığlık, Nil ağlamaya başlar, İstemeyerek oldu, istemeyerek yaptım diye bağırışlar. Yerde Masha ezilmiş yatmaktadır. Ayaklarımızın arasında dolanmayı çok severdi, biz refleksle basmaktan kaçınırdık. Nil henüz dört yaşında daha dengesini sağlamakta zorlandığından üzerine basmış belli ki. Hayvanın kanadı kırılmış, ağzından birkaç damla kan dökülmüş yerde titriyor.

Bir defa daha sana uyan aklımı düşüncesi ile eşime seslenirim, Nil’i odadan çıkarır, hayvan için yapılacak bir şey var mı diye düşünür, toparlamaya çalışırken Masha da bir an titreyip son nefesini verir. İçeri gider bir torba alırım, üzerime montumu giyerim, Masha ölmemiş ki, sen niye korktun? Ben şimdi onu veterinere götüreceğim derim, yalan sarmalı büyümekte ve gelişmektedir. Ölü kuşu torbada büyük özenle tutarken arkamdan seslenir, baba arabayı hızlı sür, ölmesin. Böğrüme öküz oturur.

Çöpü atıp otoparktan ararım, hesapta veterinerdeyim, Masha çok iyi, veteriner kanadını düzeltti, bu gece orada kalacakmış, ondan sonra da doğaya salacak.

Neden doğaya salıyor? Eve getirsin.

Artık arkadaşlarıyla yaşasın Koca Ayı’nın yanına gitsin istiyoruz.

Bir şekilde bir kez daha ölümü kamufle etmeyi başarıyoruz. Sorun çözüldü gibi ama öyle mi?

Zaman zaman telefonu karıştırırken kuşların fotoğraflarına denk geliyor, ruh halinin değişimini fark ediyorum, çocuk kuşları her hatırladığında dört yaş alıyor sanki, şimdi ne güzel uçup dolaşıyorlar diyorum, yalanları satın almış gibi, ama içgüdülerim almamış diyor, dört yaşındaki o kafanın içinde neler dönüyor? Bize inanıyor musun? Yoksa kendine yalan mı söylüyorsun?

Günler geçiyor ve yolumuz Kayseri’ye düşüyor. Kayseri Harikalar Diyarı’nda kuş cennetini gezerken muhabbet kuşlarının olduğu yere giriyoruz. Bir oda dolusu kuşu görünce elimi alnıma vuruyorum, ama bu aynı zamanda yalanı geliştirip pekiştirmek için fırsat, aa bak arkada Masha ile Koca ayı var. Yemek yiyorlar. Coşku ile elini çırpıyor, neredeyse yapmacık diyeceğim mutluluk, ne olur biraz daha bakayım diye camekanın önünden ayrılmayı reddedince bir defa daha aklımıza edeyim cümlesi geçiyor aklımdan. İki ölü kuş bir türlü hayatımızdan çıkmayı bilmiyor. Arabaya döndüğümüzde, ben sürekli buraya geleceğim, onları hep görmek iyi olduklarından emin olmak istiyorum, diyor. Böğrüme yine öküz oturuyor.

O anda Pet Sematary’de anlamlandıramadığım pek çok şeyi çözüyorum: Louis’in neden Ellie’ye kedinin öldüğünü söylemediğini, geri döneceğini ve yaptığının yanlış olduğunu bile bile kediyi neden Hayvan Mezarlığı’na gömmeyi kabul ettiğini, bu yalanın nasıl büyüyüp başına bela olduğunu, kısacası baba olmadan önce anlayamadığım her şeyi.

Herkesin ölümle başa çıkma şekli farklı. Bir hafta boyunca ateşi düşmediğinde Nil’in kanser olduğundan şüphelendiğimiz bir iki gün yaşadık. Kötü senaryoyu düşünürken eşim hemen bir çocuk yapmak istediğini söyledi. Ben ise hemen reddettim, benim bir kızım vardı ve onun yerine kimseyi koyamazdım, ayrıca bir kaybetme korkusu ile daha başa çıkamazdım.

Bu yıl aileden iki kişiyi kaybettik, biri Nil’in her yaz gördüğü bir yakınımızdı.  Onun için de bir yalan silsilesi sürdürüyoruz. Şu anda hastanede. Bu yalan aylardır sürüyor, ancak adaya gittiğimizde evin boş oluşunu nasıl izah edeceğimiz konusunda fikrim yok. Öte yandan Nil bunu Ellie’nin Norma Crandall’ın ölümünü karşıladığı gibi karşılayabilir de. Hatta ben öyle olacağına inanıyorum; 1, 2, 3 bum! Bu yüzden Stephen King müthiş bir adam, bütün bunları ben yaşamadan biliyordu.

Sevgili kızım, bir gün büyüdüğünde sana Masha ile Koca ayı’nın öldüğünü itiraf edeceğim. Umarım bu yalana çok kızmazsın.

Pet Sematary de fena geliyor bu arada; işte linki: (İyi seyirler)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir