Kısa Öykü – Ambargo

Ben Evelyn… Bu benim ambargodan sonraki hayatım…

Genelde saatimi yediye kurarım, yataktan kalkmamsa yedi buçuğu bulur. Uykum olduğundan değil de içimden hiçbir şey yapmak gelmediğinden. Japonlar sabah sizi yatağınızdan kaldıran şeye İkigai der, İkigai’nizi bulmak için uzun, içsel bir yolculuğa çıkmanız gerektiğini söylerler. Benim İkigai’m Express Coffee House’tan aldığım maaş çeki, ama genelde o bile etkili olmuyor. İzinli olduğum günlerde ise kendimi zorlasam da gözlerim dokuz dedi mi fal taşı gibi açılıveriyor. Yatakta ne kadar dönersem döneyim, kafamı boşaltmak için ne kadar uğraşırsam uğraşayım fayda etmiyor.

Bir zamanlar, henüz Pink Shop’ta çalışırken kraliçelere layık bir kahvaltı hazırlardım: Bir kaşık vegan proteinini, doğal Hindistan Cevizi suyuyla karıştır; toz yeşillik, dört tutam nane, ıspanak kat;  yeşil elma ile yarım muz ekleyip blender’da çırp… Şimdi ise mısır gevreği bulabildiğimde kendimi şanslı sayıyorum. Bu aralar, günü kızarmış ekmekle açıyorum. Ne zaman böyle boktan şeyler yesem göbeğimin bir parmak daha sarktığını hayal edip geriliyorum. Bakınız: Obezite. Kalp krizi, Karın Bölgesinde Yağlanma… Ekmekteki şeker sayesinde kanser hücreleri içimde şenlik ateşi yakmış, sanki şehre sirk gelmiş gibi mutlular.

Tost ekmeğinin yanında en azından nar ya da portakal suyu içmeyi tercih ediyorum. Bu sabah bardakların bir kısmını hala kolilerden çıkarmadığımı hatırladım. Oturma odasının bir köşesine attığım koliyi maket bıçağıyla açtım ve gazete kâğıdına sarmış olduğum bardaklardan birini çıkardım. İnsan bunu yaptığında ister istemez üzerindeki haberlere de kısaca göz atıp gazetenin hangi güne ait olduğunu hatırlamaya çalışıyor.

Daily Post’un muhtemelen dört ya da beş yıl öncesine ait, kalın ve büyük fontlu manşetinde Mülteciler Avrupa kapısında yazıyor. Altında da esmer, saçı sakalına karışmış, burkalı, şalvarlı, sefalet içindeki insanlar sırt çantalarıyla yürüyorlar. Bardağı sardığım ikinci sayfada ise Britanya’da suç oranlarının yükseldiğinden bahsediliyor. Cinsel saldırılar son beş yılda yüzde beş oranında artmış. Hırsızlık yüzde on beş, cinayet yüzde sekiz. Hemen altında da tecavüz zanlısı bir Afgan kelepçelenmiş götürülüyor. Objektife bakan ve Oh olsun diyen kömür karası gözlerinde nefret var. Kompozisyon o kadar özenle hazırlanmış ki, hepsinin bir ajans tarafından saati 10 sterlin’e tutulmuş figüranlar olduğunu düşünebilirsiniz.

Bardağı alıp mutfağa gidiyorum, ne narımın, ne de portakalımın kalmış olduğunu buzdolabımı açınca fark ediyorum. Gözlerimi devirip kapıyı kapayarak doğrudan giyinmeye gidiyorum. Hayalimdeki yaşam bu değildi, emin olun.

Daily Post severdi bu oyunları. Telegram da öyle. London Times da… Çocuk istismarı ve tecavüzler muhtemelen en çok tıklanan haberlerdi ve bu yüzden gazeteler bunlara bayılıyordu. Bir suçun faili eğer ki Britanya sınırları içinde doğmadıysa haber mutlaka ilk sayfadan veriliyordu. Bir süre sonra burunların sokulan abartılı suçlar ve adaletsizlikten bunalan insanlar, yabancılara sırt çevirdi, sokak röportajlarında hep aynı imalar vardı: “Neden kahrolasıca ülkelerine geri dönmüyorlar ki?”

Avrupa’da aşırı sağ belki yüzüncü kez yükseliyordu, artık ayrımcı saçmalıkları dinlemeye alışmış ve bu tipleri kanıksamıştık. Irkçılık o kadar aşina ve basit bir şeydi ki nefret suçlarına duyarsız hale gelmiştik. Sınırları kapamayı vadeden biri seçimleri kazanınca şaşırdık, bir ırkçı ha? Avrupa’nın kalbinde, hem de demokrasinin beşiğinde? Adam sözünün eriydi,  sınırları kapadı ama bu ona yetmedi. Mülteciler sadece Orta Doğu’dan gelmiyorlardı; teknelerle Yunanistan’a geçiyor, bir şekilde Fransa’ya kapağı atıyorlardı. Ah şu Fransızların gevşek göçmen politikaları… Çarıksız siyasi sığınmacıları… Başbakan yabancı düşmanlığını oya çevirdikçe daha da iştahlanmıştı. Sınırları kapadıktan sonra sıra, içeridekileri yollamaya geldi. Sadece mülteciler değil, etraflarındaki pis bakışlardan sıkılanlar da bir süre sonra ülkelerine dönmeye başladı.

Ardından tüm öğrenci değişim programları iptal oldu, toplantılar, seminerler, konserler… İhracat kotaları konunca, ithalat kotaları başladı. Bizden olmayanların değerini o gün anlamaya başladık. Meğer cep telefonlarını ithal ediyormuşuz. Hatta meyveyi de, nar ve portakalı da.

Yabancılar ülkeyi terk etmeye başlayınca ekonomi küçüldü, Pink Shop kapandı, son dönemlerinde roket gibi fırlayan kirayı ödeyecek ciroyu çıkaramıyorlardı. Neyse ki Express Coffee House öğrenci değişim programıyla gelen gariban bir kolej öğrencisini çıkarmıştı. Böylece işsiz kalmaktan kurtulmuştum.

Bazen bütün bunlar olurken biz neredeydik diye düşünüyorum. Medeniyetin kalbinde yaşarken yabancılar defolsun seviyesine gelmemiz birkaç yıl sürmüştü. Bir yerden sonra freni boşalan bir kamyon gibi bizden olmayan herkesi adadan yollamaya çalışıyorduk. Zenginliğin bir parçasının onlar olduğunu bilmiyorduk. Hâlbuki kültürel fakirleşmenin faturaları da en az ekonomik fakirleşme kadar ağırdı. Geçen gün İnstagram’da dolanırken rastalı bir kız gördüm ve saçımı onun gibi örmeye karar verdim. Ayna karşısına geçtiğimde elim saçıma gitmedi. Sokakta en son rastalı birini görüşüm en az dört yıl önceydi. Yabancılar tepki çekmeye başladığında ilk gidenler münzeviler, deliler, aykırılar olmuştu. Rastalı saçlarımla dışarı çıkarsam eninde sonunda biri yabancı ya da özenti olduğumu düşünerek bana hakaret edecek, en iyi ihtimalle pis bakışlara maruz kalacaktım. Bir gün başkalarının ne diyeceğinden çekinerek yaşayacağımı hiç tahmin etmezdim.

Gidenler sadece rastalılar değildi, saçlarını saks mavisine boyayan kız, koca viyolonseli sırtına dayayıp metroya binen öğrenci, gişelerin önünde gitarıyla Bach’tan Air for G String’i çalan uzun sakallı Lübnanlı adam da gitmişti. Beni en çok üzen de bu sonuncusu oldu. Onun parmakları gitarının tellerinde dolaşırken yüzümde bir sırıtışla yürüyen merdivenlerden inmek günün tüm yorgunluğunu üzerimden atmamı sağlıyor ve parça metrodan inene kadar kafamda dönüp duruyordu.

İnsanlar da tek tipleşti sanki, zevkleri, istekleri… Pink’ten ayrılıp kiralık evden çıkmak zorunda kaldığımda dünyanın sonunun geldiğini düşünmüştüm. Kafe’de çalışmaya başladığımda ise en azından rafine zevklere sahip insanlara denk gelebiliyorduk. Şimdi ise diğer Barista Alice ile günde yüz Latte ve Americano saydığımız oluyor. Bir zamanlar daima filtre kahve içen yakışıklı İtalyan, Fındıklı Tahmis Kahvesi içen Türk’ümüz vardı. Fındık ithalatı durduğunda bu sonuncusu menümüzden sonsuza dek çıktı. Tabi ki getirdiği müşterilerle beraber…

Yemen ve Brezilya’dan cebinde kahve çekirdekleriyle çıkıp bu eşsiz tadı dünyaya yayan adam artık evinde oturuyor. Lale soğanlarını ilk defa Hollanda’nın dışına götüren kadın da… Caz müzik artık Afrika’nın dışına çıkamıyor. Bonfileyi 150 derecede bin bir farklı numarayla az  – orta pişmiş kıvama getirebilen Arjantin’li aşçı Buenos Aires’in ötesini anca rüyasında görür. Kendi topraklarınızda üretilmeyen bir şeyi deneyimlemek istiyorsanız bunu unutun. Artık yabancılardan nefret ediyoruz. Bunu kendimiz istedik.

Ambargo başlayıp Akıllı Telefonlar gittiğinde herkes elinde 2018’in teknolojisiyle kala kaldı. Neyse ki en azından internet var, gerçi ne kadar iyi olduğu da tartışılır bu durumun. Sosyal Medya’yı açıp seyahat firmalarının artık rezervasyon alamadığı Bora Bora’nın altın kumlarına bakıp iç geçiriyoruz. Şu anda vize çıkarıp altında köpek balıklarının yüzdüğü bungalow’larda tatil yapıp meyve kokteyli içebilmek için birini vurabilirim. Dört çekirdekli işlemcisiyle resimleri benden beş saniye daha hızlı yüklenen Alice’in durumu benden biraz daha iyi. Bir arkadaşının yakın dostu yurtdışından ülkeye kaçak telefon getirebiliyor. Bir gece şehrin en boktan sokaklarından birinde torbacıyla buluşur gibi buluştular. Adam buna iki yıl öncenin modelini beş bin sterline sattı. Alice ay sonuna kadar peçete kemirecek ama cansiperane çabalarla kâğıt bıçağıyla yonttuğu telefon hattını takmayı başardı ve şebeke sinyalini bulabildiğinde zafer çığlıkları attı. İşte böyle, Alice’in telefonuyla oyalanarak, kakara kikiri yaparak, acınacak halimize gülerek bir şekilde akşamı etmeyi başarıyoruz.

Göçmenler buradayken güvenliğimizden endişe ediyorduk, gittiklerinde de bu durum değişmedi. Ambargodan hemen önce alınan lüks elektronik aletler Karaborsa’ya düşmüştü. Geçenlerde Express Coffe House’un arka sokağında ithal bir saat için birinin parmağını kopardılar. Gerçi sarı altın kasalı, ay evresi ve artık yıl göstergesi olan bir Philippe Patek için parmağını gönüllü verebilecek insanlar da mevcut. Biz onlardan biri değiliz. Alice İngiltere’de satılmayan, ender bulunan telefonundan dolayı büyük risk altındaydı. Bu yüzden metroya beraber yürümeye başladık. Bu arada öğrendik ki raylı sistemin altyapı malzemelerini de ithal ediyormuşuz; toplu taşıma akıl almaz bir şekilde zamlandı. Aylık bilete bir yıl önce kırk sterlin verdiğimden eminim, şimdi cebimdeki koçan yetmiş sterlin değerinde.

Kafeyi saat on birde kapatıyoruz. Alice ile bu işleri sıraya koyduk, birimiz kasada gün sonu raporunu alırken diğeri kepenkleri indiriyor. Sonra da dediğim gibi beraber metroya yürüyoruz. Tecavüze uğramamak için… Boktan bir saat ya da telefon çalmak isteyen hırsızın birinin parmağımızı kesmemesi için… Güvende olmak, ya da güvendeymişiz gibi hissedip kendimizi kandırabilmemiz için.

 

Bazen uykusuz gecelerde, yatağımda dönüp dururken bir adım ötesini düşünüyorum. İç savaş… Kaos… Yağma… Zenginlerle fakirler arasındaki mesafe açıldıkça açılıyor. İşin kötüsü ben de giriş seviyesinde bir Barista olarak duvarın fakir tarafında kaldım. Zengin semtler fakirlerle aralarına set çektiler. Ama fakirlerin kaybedecek hiçbir şeyi kalmadığında bu onları koruyabilir mi bilmiyorum. Bir Philippe Patek ile yüzlerce ailenin doyabileceği bir düzen ne kadar yaşayabilir?

Eğer savaş çıkarsa bizi adadan kaçıracak gemiler olacaktır. Malum hür teşebbüs… Belki cebimizdeki tüm parayı kaşalot suratlı insan kaçakçılarına verip, açlık, dizanteri, iskorbütle savaşarak geminin ambarında korkuyla belirsiz kaderimize teslim olacağız. Belki de bu herifler parayı peşin almış olmanın rahatlığıyla Sahil Güvenlik botlarını görür görmez sintineyi boşaltacaklar. Şanslıysak karaya çıktığımızda makul bir fidye karşılığında rehin tutulma ihtimalimiz var. Bunlar bazen ihtimal dâhilinde geliyor, bazen de yok artık o kadar değil diyorum. Öte yandan birileri bu senaryoları her gün yaşıyor. Devrim’den önce İranlı kadınlar, ya da Afgan’lar bize bir şey olmaz diye düşünmüyorlar mıydı?

Ben Evelyn bu benim ambargodan sonraki hayatım… İlk girdiğinde sonsuz bir can sıkıntısı gibi geliyor, ama sonra alışıyorsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir