Koronavirüs ve yeni dünya düzeni

İnsanoğlu salgınlara ve virüslere yabancı değil. Çok da mobil sayılamayacağımız yirminci yüzyılda dahi salgın hastalıkları son derece ağır bedeller ödeyerek atlattık. Global hayat koşullarının hüküm sürdüğü iki binlerde kitlesel ölümlere sebep olan afetlerin sonuncusu Covid-19 sadece hayatımızda iz bırakmakla kalmayacak, pek çok alışkanlığımızı, davranış şeklimizi, hatta ve hatta dünya düzenini kalıcı olarak değiştirecek gibi görünüyor.

1918’de Influenza’nın 25 milyon kişiyi öldürmesi sadece üç ay sürmüştü. Pandemi  dünya nüfusunun üçte birine bulaşmış ve %10 ile %20 arası bir ölüm oranı yakalamıştı. Kongo’da 1976 yılında ortaya çıkan HIV virüsü toplamda 38 milyon kişiyi öldürdü; şu anda kontrol altında ve enfekte kişiler hayatlarını normale yakın bir şekilde sürdürebiliyor. On dördüncü yüzyılda “kara ölüm” yani vebanın yetmiş beş ila iki yüz milyon insanı öldürdüğü tahmin ediliyor. Peki geçmişi çok daha ağır salgın felaketleriyle dolu bir gezegende  Covid-19 bu kadar kısa zamanda neden ve nasıl bu kadar büyük  panik ve çöküntü yarattı?

Teknolojinin gelişmesi, sosyal medyanın yaygınlaşması ve yankı odalarının oluşması dünya genelinde temel ihtiyaçlarını karşılamaktan yoksun, temiz suya ulaşımı olmayan insanların varlığına ve muazzam gelir eşitliğine rağmen metropol insanına önemli bir konfor alanı sundu. Yani pandemiler yüzünden ölmediğimiz, güvenliğimizin sağlandığı, istikrarlı bir ekonomi düzeninin hüküm sürdüğü, iyi kötü hukukun üstün olduğu bir hayatı standart kabul etmeye başladık. Yenidoğan ölüm oranlarına, yaşam sürelerinin ve ortalama refah seviyesinin sadece son elli yılda geldiği noktaya baktığımızda çok da haksız değiliz. Ancak tüm bunlar bizim için ciddi risk alanları da yaratıyor. Öncelikle global dünyada insanların çok daha ucuz ve hızlı seyahat edebilmesi enfeksiyonların da eskiye göre çok daha hızlı yayılmasına sebebiyet veriyor. Ülke ekonomileri birbirine göbekten bağlı, yirminci yüzyılın aksine yerel değil küresel resesyonlar da yaşanıyor artık. Bu iki durum ölümcül bir salgının göz açıp kapayıncaya kadar dünyanın öbür ucuna yayılmasına ve insanların evlerine kapanıp koca ülkede tüm ticari faaliyetlerin durdurulmasına, küresel bir resesyon yaşanmasına sebep olabiliyor.

OLACAĞI BUYDU
Grip mi oldunuz? Hay Allah!

Bunun böyle olacağını tahmin etmek zor değildi. Dean Koontz’un 1981 yılında yazdığı The Eyes of Darkness isimli romanda Çin’de bir laboratuvarda üretilen Wuhan-400 isimli bir virüsten bahsediliyor. Stephen King’in 1978 tarihli romanı The Stand yine laboratuvarda üretilen ve dünyanın yüzde doksan dokuzunu öldüren bir grip hastalığını konu alıyordu. 28 Days Later, Contagion ve benzer sinema filmlerinde de defalarca işlenmiş bir temadan bahsediyoruz.

Peki, neden Stephen King romanında dünyanın %99’unu öldürmesi için HIV benzeri, bağışıklığı düşüren bir virüsü ya da kuduz virüsünü değil de bir grip virüsünü seçti? Neden Koontz’un Wuhan-400’ü Paris’te değil Çin’de üretiliyordu? Neden Contagion’da virüsün çıkış noktası uzak doğu’da eksantrik hayvanların satıldığı bir sokak pazarıydı? Çünkü kitap ve senaryo yazanlar gerçeğe yakın olması için konularını potansiyel risklerden seçip gerçekçi bir yayılma trendi ortaya koyarlar. Canlı ve ölü hayvan satan açık pazarlar her türlü enfeksiyonun yayılması için en uygun ortamlardır. Demokratik olmayan yarı diktatörlükle yönetilen ülkeler, şeffaf olmayan, katı tarzlarıyla salgınlarda dünya geneli için risk oluştururlar. Çünkü tarih boyunca toplu ölümlerin büyük bir bölümü yukarıda da bir örneğini verdiğim influenza ve benzeri virüslerden kaynaklanmıştır. Özetle yaşadığımız daha önce öngörülmüş kurguların gerçeğe dönmesinden başka bir şey değil. Amerika Birleşik Devletleri bu yüzden Orta Doğu ve aslında tüm dünyada stratejilerini belirlerken senaryo yazarlarını da işin içine katıyor.

KORONAVİRÜS ÖRNEĞİNDE NE OLDU? NE OLMALIYDI?
Bu saatten sonra ne yazar?

Koronavirüs Çin’de ortaya çıktı. Yenmek üzere canlı hayvanların satıldığı bir sokak pazarından yayıldığı kesin ancak yarasalardan mı yoksa deniz ürünlerinden mi bulaştığı konusunda farklı görüşler var. Virüs ilk ortaya çıktığında Çin olayın üzerini kapamaya çalıştı ve kamuoyuna durumu anlatmaya çalışan doktorları sansürledi, kınadı, cezalandırdı. Bu esnada Çin-İtalya diplomatik bağının kurulmasının 50. yılı vesilesiyle Ocak’ta binlerce Çinli turist İtalya’ya akın etti. Bu organizasyonun bildiğimiz İtalya’nın sonunu hazırladığını söyleyebiliriz.

Virüsün İtalya üzerinden Avrupa’ya yayılmasıyla zaten iş çığırından tamamen çıktı. Geometrik bir yayılma grafiğiyle sınırları hızlı bir şekilde aşıp yeni kıtaya, Paraguay’a kadar ulaştı. Bunlar olurken alınması gereken hiçbir önlemin alınmamasının ülkeler adına iki “kendince geçerli” sebebi vardı: İnsanları paniğe uğratmamak, buna bağlı olarak global ekonomiye zarar vermemek. Ülkeler süreci kollarını kavuşturup seyrederken bireysel aptallıklar ve soytarılıklar da pandemi haline gelmesine bolca katkıda bulundu. Canlı yayında Koronavirüs tedavi eden şarlatanlar, olayı ciddiye almayan mikrofonlara, masaya elini sürerek dalga geçen ve iki hafta sonra Koronavirüs pozitif çıkan NBA oyuncusu Gobert, ekranda evcil hayvanlardaki virüsle insanlara yayınlanın farkını bilmeyen kara cahiller ve topluma çorba içerek iyileşebileceklerini anlatan, büyük resmi gördüğünü söyleyerek vizitesini bin liraya çıkaran dolandırıcılar kamuoyunu bilinçlendirmek bir yana bilinçli olarak kandırdı, yanlış yönlendirdi ve binlerce insanın ölümüne katkıda bulundu, bulunacak.

Şu anda İtalya’da ticaret bitti. Gıda ve sağlık maddesi satanlar dışında hiçbir işyeri açık değil. Avrupa’da sportif faaliyetlerin büyük bir kısmı seyircisiz oynanıyor, bir kısmı da tatil edildi. Muhtemelen kısa bir süre içinde tüm ligler ve şampiyonalar iptal edilecek. Avrupa’nın neredeyse tüm büyük ülkelerinde uçuşlar iptal edildi. Konferanslar, toplantılar yapılmıyor, şirketler bağışıklığı düşük, hamile çalışanlarını evden çalışmaya yönlendiriyor. Borsalar tek günde çöktü. Metropollerde panik alımları sebebiyle raflar boş, karaborsacılar denetlenmediğinden hasta insanlar maske ve benzeri temel tıbbi ihtiyaçlarına ulaşamıyor. Özetle iki ay önce alınmış olması gereken önlemler şu anda alındığından şeffaflığın olmamasının ve ekonomi kaygılı sağlık yönetiminin, bu çapta bir salgın için hiçbir hazırlık yapılmamasının doğal sonuçlarına katlanmaya başladık.

Yaşananlar ışığında Coronavirüs’ün verdiği dersler şunlar: kapitalizm evrilmeli ve herkese küresel minimum gelir sağlanmalı. Piyasanın bu denli kölesi olduğumuz sürece pandemilere ve iklim değişikliğine cevap veremeyiz, sağlık çalışanlarını ve toplumu koruyamayız. Ki, sorun yokmuş gibi davranıp piyasaları korumaya çalışmanın piyasayı koruyamadığı da ortaya çıktı. Sistem, NBA oyuncularını ve ada satın alıp karantinaya çekilen Cristiano Ronaldo’yu değil tüm insanlığı pandemiden kurtarabilmeli. Bir başka ders: Trafik sorununun arttığı ve her gün önemli sürelerinin trafikte geçirildiği metropollerde evden çalışılan ve haftada bir ya da iki gün ofise gelinen bir vardiya sistemine dönülmeli. İnternet ve teknolojinin ucuzlaması bu imkânı bize veriyor. Üçüncü ders: Nüfus dizginlenmeli. Mevcut beslenme alışkanlıklarımızla hijyen standardı sağlamamız mümkün değil. Bir milyarın üzerinde nüfusu olan Çin’in böcek ve yarasa ile beslenmesi kadar doğal bir şey yok. Burada sorun Çin’de bir milyar, dünya üzerinde sekiz milyar insan olması. Sera gazlarına sebep olan protein ağırlıklı diyetten, denetlenemeyen sokak pazarlarına kadar pek çok şeyin kaynağı kalabalık nüfus. Dördüncü ders: Pandemilere karşı bir sınıflandırma ve önlem paketi kabul edilmeli. Artık global tek bir ülkeyiz, bunun aksini söylemek temelsiz inkardan başka bir şey değil. Sınırların ne zaman kapanacağı, toplantıların, konferansların ne zaman iptal edileceği, uçuşların ne zaman yasaklanacağı gibi konular kurala bağlanmalı. Şeffaflık konusunda uluslararası anlaşmalar imzalanıp tecrite, ambargoya kadar giden yaptırımlar uygulanmalı. Ülkeler gerekli sayıda test yapmayarak yani Covid-19 hastaları influenza göstererek, teşhis koymayarak bizde vaka yok deme yoluna gittiler. Bu lükse sahip olmamalılar. Beşinci ders: afet dönemlerinde piyasa ve ekranlar daha sıkı denetlenmeli. Sağlıklı insanlar tıbben ihtiyacı olan kişileri ezerek zaruri tıbbi ihtiyaç malzemelerinin karaborsaya düşmesine sebep olamamalı ve fırsatçılar en ağır şekilde cezalandırılmalı. Virüsü sansürleyeceğimize toplumu yanlış bilgilendiren dolandırıcı ve şarlatanları sansürlemeliyiz.

Özetle Covid-19, küresel bir felaket olarak, belki de daha ağır felaketlerin eşiğinde önemli bir sınav ve testti. Ama bu testten kaldık, tüm dünya olarak düşünürsek küresel felaketlere ne birey ne de toplum olarak hazır değiliz. Bu durumun sonuçlarını da turizm başta olmak üzere her sektörden iflaslarla en ağır şekilde yaşayacağız. Umarım dünya kısa bir sürede mevcut konforunun bir aldatmaca olduğunu, şu anki küresel düzende Madmax vari bir kara ütopyadan çok uzak olmadığımızı hızlı bir şekilde fark eder. Gördüğünüz gibi ne varsa sanatta var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir